Daha önce de söylediğimiz gibi "Altın Çağ" olarak da adlandırılan bu devirde çok büyük bir zenginlik ve refah yaşanacaktır. İhtiyaç içinde olana istediğinden kat kat fazlası verilecek, hiçbir şey sayılıp ölçülmeyecektir. Kizadiyin ki. Senin adina kredi cekelim. Ne de olsa calisiyorsun. Ceyiz senin borc senin. Odersin. Sonucta biz de cebimizde 15 bin tl nakit ile dolasmiyoruz diyin. Zengin Olmanin Yolları. Zengin olmak. Herkesin hayali bu. Nasil zengin olabilirim, zengin olmanin yollari nelerdir. Iste size yardimci olacak bir konu. 1 – Parasi icin biriyle evlenerek zengin olabilirsiniz: Bu yol bazilari icin zengin olmanin en kolay ve en revacta yoludur, hatta en kestirmesini ekleyelim. MilliEdebiyat Dönemi Türk Edebiyatı Genel Özellikleri (1911-1923) Meşrutiyet (1908)'ten sonra memlekette başlayan ve o devirde "Türkçülük" adı verilen milliyet hareketi, "edebiyatta millî kaynaklara dönme" düşüncesinin doğmasına yol açmıştır. "Millî kaynaklara dönme" sözüyle; dilde sadeleşme, aruz vezni yerine hece Özel Antalya Koleji Lara Kampüsü için 2020-2021 döneminde ilkokul yıllık ücretleri 33.000 TL'den başlıyor. Diğer kampüsleri de incelemek için buraya tıklayabilirsiniz. 8. Ankara'nın köklü ve eski okullarından olan ve Fransızca dil ağırlıklı olan Tevfik Fikret Lisesi'nin yıllık ücreti 44.820 TL. 1ze3. Acentelerin, Türkiye’deki sigorta sektörünün sağlıklı bir şekilde gelişmesine yönelik önemli katkı sağladıklarını belirten TOBB SAİK Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Yılmaz, “Sigortanın tabana yayılması ve böylelikle ülkemizdeki sigortalılık oranının artmasında, risklerin belirlenmesi ve bir hasar durumunda sigorta şirketleri ile sigortalılar arasında adaleti sağlama konusunda sigorta acentelerinin büyük payı var” dedi. Türkiye’nin özel sektör merkezli büyüyen bir ekonomiye sahip olduğunu belirten TOBB SAİK Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Yılmaz, “Ülkemizde özel sektörün reel bir şekilde gelişebilmesi ve büyüyebilmesi için mali varlıkların ve ticari risklerin sigortalanması gerekiyor. Karşı karşıya olduğumuz risklerin sayısının ve çeşitliliğinin her geçen gün yükseldiği bu devirde etkin risk yönetimi için güçlü bir sigorta sektörüne ihtiyaç var. Güçlü sigorta sektörü, istikrarlı kalkınma mücadelesinin formülü. Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun teşekkülü, Türk Reasürans’ın kuruluşu, alacak sigortası, kefalet sigortası ve bireysel emeklilik sistemindeki yeni düzenlemeler bunların önemli birer örneği. Yapılan bu düzenleme ve uygulamaların olumlu etkisi sektörde ve ülke ekonomisinde güçlü bir şekilde hissedilmeye başladı” dedi. SİGORTA KÂRA DEĞİL RİSKE ORTAK’ Sigorta sektörünün Türkiye’nin gelişmişliği ve toplumun refah seviyesi ile doğru orantılı bir şekilde gelişme gösterdiğini ifade eden Yılmaz, sözlerine şöyle devam etti “Sigortacılık son yıllardaki düzenlemeler ile saygın bir meslek olma yolunda hızla ilerliyor. Biz Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Sigorta Acenteleri İcra Komitesi’nin en büyük amacı, sigortacılığın Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de saygın bir meslek haline gelmesi için elinden gelen çabayı göstermeye çalışmaktır. Esnafın, tüccarın, sanayicinin kısacası bütün iş dünyasının ve bireylerin ülke ekonomisine katkı sağlayan varlıklarını, başına gelebilecek felaketleri tek başına üstlenmeleri mümkün değil. İşte burada çok küçük primler karşılığında onların bu risklerine ortak olmak suretiyle sigorta devreye girmektedir. Biz sigorta acenteleri aynı zamanda birer risk yöneticileriyiz. Unutmayalım ki; sigorta kâra değil riske ortaktır” diye konuştu. RİSKLERİN BELİRLENMESİNDE BÜYÜK PAYI VAR’ Türkiye’de sigortacılığın yavaş da olsa gelişim gösterdiğini vurgulayan Yılmaz, “Bankacılık gibi sigortacılığın da ülkemize oldukça geç girişi, bu sektörün batılı ülkeler seviyesine yükselmesinde olumsuz etkisi olsa da günümüzde gelinen nokta oldukça olumlu. Sigorta sektöründe, gidecek daha çok yolumuz, yapacak daha çok işimiz var. TOBB SAİK çatısı altında örgütlenen acenteler, Türkiye’deki sigorta sektörünün sağlıklı bir şekilde gelişmesine önemli katkılarda bulunuyorlar. Sigortanın tabana yayılması ve böylelikle ülkemizdeki sigortalılık oranının artmasında, risklerin belirlenmesi ve bir hasar durumunda sigorta şirketleri ile sigortalılar arasında adaleti sağlama konusunda sigorta acentelerinin büyük payı var. Acentelerimizin geleceğe daha güvenle bakabilmeleri ve sektöre daha fazla katkıda bulunmalarını sağlamak için Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Sigorta Acenteleri İcra Komitesi olarak her türlü desteği veriyoruz” ifadelerini kullandı. BES’TE ACENTE ETKİNLİĞİ ARTIRILMALI’ “Bireysel Emeklilik Sistemi’nde fon büyüklüğünün 280 milyar lirayı aştığının altını çizen Yılmaz, bu üretimin yaklaşık %70’inin acenteler tarafından gerçekleştirildiğini söyledi. Hayat branşında prim üretiminin 7,8 milyar lira olduğunu ve bu rakamın potansiyelin çok altında kaldığını ifade eden Yılmaz, bu üretimin sadece %11’inin acenteler tarafından gerçekleştiğini belirtti. Almanya’da sigorta acentelerinin hayat sigortasında aldığı payın %50 seviyesinde olduğuna dikkat çeken Yılmaz, hayat sigortacılığının gelişmesi için sigorta acentelerinin bu alana kanalize edilmesi gerektiğini bildirdi. “BES ve hayat sigortasında acente etkinliğini en kısa sürede artırmalıyız” diyen Yılmaz, sözlerini şu şekilde sürdürdü “Ülkemizde en çok kullanılan sigorta ürünü olan trafik ve kasko sigortası üretiminde acentelerin payı %80’in üzerinde. Yangın sigortalarında acente payı %40’ın, sağlık ve nakliyat sigortalarında %50’nin üzerinde. Peki, acenteler bu üretim oranlarını nasıl yakalıyorlar? Acenteler coğrafi ve sayısal olarak en yaygın dağıtım kanalı. Acenteler müşterilerinin ihtiyaçlarına en uygun sigorta ürünlerini sunuyor. Acenteler müşterilerini tam ve doğru şekilde bilgilendiriyor. Müşterilerine 7 gün 24 saat hizmet sunuyor. Ayrıca, sigorta acentelerinin, sigorta şirketlerine katkısı da çok büyük. Acenteler, sigorta pazarında coğrafi çeşitliliği sağlıyor, sigorta poliçelerini toplumun tüm sosyo-ekonomik gruplarına ulaştırıyor. Tüm bu nedenlerden dolayı, ülkemiz sigortacılığının gelişmesi ve sürekliliğinin sağlanmasında büyük öneme haiz olan sigorta acenteleri desteklenmeli. Sigortacılık Kanunu’nda dağıtım kanalları belli. Başka bir dağıtım kanalına ihtiyaç yok. Alternatif satış kanalları değil, ancak mevcut acentelerimiz üzerinden alternatif satış yöntemleri ve yeni iş modellerini geliştirmeliyiz. Dijitalleşme, mevcut satış kanallarının gelişimi için kullanılmalı. Acente ve brokerler arasındaki haksız rekabet ve uygulamalar engellenmeli, bu meslek gruplarında özellikli projelerde iş birliği imkânları geliştirilmeli. Acentelere pazarlama ve yönetim süreçlerinde gelişen teknolojilerden faydalanma imkânı sağlanmalı.” ACENTELER MADDİ OLARAK DESTEKLENMELİ’ TOBB SAİK olarak, Türkiye Sigorta Birliği iş birliğinde, acentelerin mesleki bilgi ve yetkinliğini artırmaları amacıyla yeni bir eğitim programı hazırlandığını vurgulayan Yılmaz, “TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi ile Türk Sigorta Enstitüsü Vakfı iş birliğinde, online olarak kapsamlı bir eğitim verilecek. Bu eğitim, levhaya kayıtlı arzu eden tüm acente yetkili ve çalışanlarına açık olacak. Biz TOBB SAİK olarak diyoruz ki; en güzel yatırım eğitime yapılan yatırımdır. Acentelerimizin gelişimi ve kurumsallaşmaları için, maddi olarak da desteklenmeleri gerekiyor” dedi. Holding, piyasaya bizatihi herhangi bir ürün veya hizmeti satmayan, başka şirketlerin bunlar iştirakler diyoruz hisselerine sahip olması için kurulmuş bir yatırım şirketidir. Bir holdingin ortaklarının -işin doğası gereği- yatırımcılar olması, ve bu şapka hareket etmeleri beklenir. Ortaklar ve holdingde görev yapan profesyoneller, iştiraklerin operasyonlarında görev almaz, genelde bunlarla ilgili operasyonel kararlar ile meşgul da olmazlar. Bir holdingin geliri, sermaye kazançları, temettüler ve iştiraklere verilen hizmetlerin karşılığında faturalanan bedellerden oluşur. Bilmeyenler, anlı şanlı holdinglerin gelir tablosu ile karşılaşınca -özellikle düzenli temettü alınmıyor ise- bazen sükutu hayale uğrayabilir. MBA yaparken finansal analiz dersinde dünyanın farklı yerlerinde konuşlu çok sayıda holdingin bilançosunu incelemiş bazen benzer şaşkınlığı yaşamıştım. Holdinglerin geneli, “yatırımdan maksat tutmaktır” şiarını benimser. Genelde kurucu ailelerin ilk işlerinin amiral gemisi olduğu portföyde, zamanla kazanılan nakdin yatırıldığı farklı sektörlerden şirketler bulunur. Holding yapısının farklı avantajları ve dezavantajları mevcut. Literatüre bakarsanız en mühim avantajlar şunlardır Merkezi yapılar, iştiraklerin belirli bir stratejik çerçeve içinde çalışmasını sağlar. Süreklilik, kalite, denetlenebilirlik ve hesap verilebilirlik yapısı, birbirinden farklı çok sayıda işe sahip olmanın ve portföy yönetiminin elverişli bir dağıttığı temettüler bireyler için gelir vergisine tabi iken, belirli şartlar altında yatırım şirketleri için vergiden satılması durumunda belirli şartlar altında sermaye kazancı vergiden bir risk yönetimi aracıdır İştiraklerin borcu için yatırım şirketine rücu varlıklar tek elden maksimum verimle değerlendirilir. Holding, iştiraklerine kıyasla genellikle çok daha iyi şartlarda borçlanabilir. Yapının olası dezavantajlarını da literatürde bulmak kolay >Merkez, iştiraklerin operasyonel kararlarına lüzumundan fazla karışarak bu kararların etkililiğini azaltabilir. >Merkezi yapı bürokrasiyi de beraberinde getirir ve esnekliği azaltabilir. “Merkezi ikna etmek” bazı yatırım kararları için bir “challenge” haline gelebilir. >Her yönetsel yapı zamanla “kilo alma” riski ile karşı karşıyadır. Merkez, bazı durumlarda yarar/maliyet oranında “pahalı” hale gelebilir. Bana sorarsanız, holding yapısının misyonu ve en önemli faydası “yatırımcı” bakış açısını kurumsallaştırmasıdır. Bunu başka türlü başarabilmek kolay değildir. Şirketin unvanına holding kelimesini eklemek de -elbette- bunu başarmak için yeterli değildir. Yatırım şirketinin kurumsallaşması, iş geliştirme disiplininin uygulamaları ile, pek çok örnekte gördüğümüz üzere, zaman içinde yatırımların getirisini ROE maksimize eder. Merkezin gücü, alanında uzman ve deneyimli insan kaynağı mertebesindedir. Bu kaynak merkezin kendine has görevlerinde çok sayıda farklı projede deneyim kazanır, uzmanlaşır. Bu uzmanlıkla birlikte Holding, yürüttüğü projeler ile zamanla bir itibar merkezi vasfı kazanır. Kanımca Holding yapısının ikinci misyonu ve faydası itibar merkezi haline gelmektir. Temsilde yetkin insan kaynağı, oluşturduğu kültürü iştiraklere yayan fonksiyonları, başarıları ve başarısızlıkları “hatırlayan” kurumsal hafızası, doğruları artırırken, yanlışların tekrarını önler. Holding, başarıları ve toplumun geneli ile kurabildiği etkili iletişim ölçüsünde itibar kazanır, kazandırır. İtibar, tarihsel olarak mühim bir değer çarpanıdır. Gördüklerim, Holding yapısının üçüncü misyon ve işlevinin en iyi insan kaynağını cezbeden ve yetkinlikleri ölçüsünde büyüyen iştiraklerde görevler vererek olgunlaştıran yetenek yönetimi sistemlerini mümkün kılması olduğunu düşündürüyor. Büyüyen tüm organizasyonlarda yeni ve farklı görevler oluşuyor. Sağlıklı büyüyen bir holding yapısında, birbirinden farklı alanlarda faal çok sayıda iştirakin varlığı, yeni iştiraklerin kurulması veya satın alınması yoluyla genişleyen iş çerçevesi, gelecek vadeden çalışanlara yeni görevler vererek gelişmelerine imkan vererek, kazandıkları deneyimleri grup için değere dönüştürmelerini mümkün kılıyor. Günümüzde işletmelerde organizasyonel yapılar hızlı değişiyor. Holdingler de bunun istisnasını teşkil etmiyorlar. Büyük şirketlerin %90’ınında 4-5 yılda bir yapısal değişimlerin yaşandığını gösteren araştırmalar var. Bu değişim periyotunun CEO’ların ortalama görev süresine yakınsadığına dikkat çekmek isterim. Her “yiğidin farklı yoğurt yiyişine” göre “tasarlanan” organizasyonlarda değişim norm haline geliyor. Araştırmalarda belirli yapılar ile finansal sonuçlar arasında anlamlı korelasyonun tespit edilememesi önemli bir nokta. Benim bu konuda okuduklarımdan ve biriktirdiklerimden çıkardığım şu tek bir doğru yok, her doğru da tek başına doğru sonuca götürmüyor. Malumunuz , yapı ve karar almada sadelik, “yalın” organizasyon epeyce popüler. Kademelerin azaltılması, “yatay karar alma” muhakkak bir takım faydalar sağlayabiliyor. Ancak zannederim bu yaklaşımın özellikle “düşük maliyet” bacağı ilgi cezbediyor. Yalınlık ve “zayıflık”ın artan popülaritesi artık bir “merkeze”, holding gibi yapılara, “bu devirde” ihtiyaç var mı sorusunu zaman zaman gündeme getiriyor. Yukarıda paylaştığım faydaların farkında olanların bu sorudan “peki ama nasıl bir holding yapısı?” sorusuna varmaları pek zaman almıyor. Modern mimarinin temel önermelerinden “şekil işlevi takip eder” “form follows function“, bu bağlamda anlamlı olabilir. Şikago Okulundan Mimar Louis H. Sullivan’ın ortaya attığı bu önerme, modern mimaride binalarının formlarının işlevlerini odağa alarak oluşturulması, bunun doğaya da en uygun seçim olduğunu öne sürüyor. Wright’ın Pittsburgh yakınlarındaki meşhur “Fallingwater” eseri. Bir başka ünlü mimar Frank Lloyd Wright ö. 1959 ise önermeyi bir adım ileri götürerek, şekil ve işlevin aslında bir olduğunu, iyi mimarinin “özü dışarı yansıtmakla” mümkün olduğunu paylaşmıştı. Çoğu sorunun yanıtı hayatın içinde, farklı disiplinlerde gizli. uluslararası ilişkilerde hem de insanlar arası ilişkilerde bilgelik, nerede duracağını bilmekle başlar” -Henry A. KissingerAkademisyen kimliği de olan Sinan Canan, son zamanlarda özellikle din-bilim ilişkisi vb. konular üzerine yazdıkları ve söyledikleriyle yazılı ve görsel basında sık sık gündeme geliyor, ve gözlemlediğim kadarıyla bilhassa üniversite gençliği arasındaki popülerliğini günden güne artırıyor. Bu satırların yazarı da, Canan’ı yaklaşık 2 yıldan bu yana dikkatle takip ediyor ve ara sıra kendisiyle yazdıkları ve söyledikleri üzerine Twitter üzerinden karşılıklı sevgi/saygı sınırlarını aşmayacak bir şekilde “atışıyor”. Bu türden sanal atışmalarımızın en sonuncusunun konusunu ise Canan’ın kişisel “dijital risalesinde” dün 14 Eylül okuduğum bir yazısı oluşturuyor. Yazının başlığı “İnanç bu devirde ne işe yarar?”. Canan, yazısında birçok farklı konuya ilişkin tespit yaptığı/iddiada bulunduğu ve bu tespit/iddialara 140 karakterlik Twitter gönderileri ile peyderpey cevap vermek fikirlerimin bölünmez bütünlüğü açısından sorun oluşturacağı için bendeniz işbu yazıyı yazmaya karar verdim. Burada kullanacağım metodoloji kabaca şu şekilde olacak önce Canan’ın tespit/iddialarını okuyucuyu sıkmamak için sadece önemli gördüklerimi özetleyecek ve peşi sıra bunlar hakkındaki kendi naçizane görüşlerimi dile yazısına “acayip bir hayat görüşü” şeklinde betimlediği “sekülarizmi” tanımlamakla başlıyor. Ona göre, “dünyevilik akımı” olarak nitelendirdiği sekülarizm esasında bir “düşünce yöntemi”dir ve bu yöntem tüm gücünü “kanıta dayalı bir dünya görüşü” olan Pozitivizm’den almaktadır. Oysa, Bilgrami’nin de dikkat çektiği üzere, sekülarizm ki kökleri 19ncu yüzyıldan çok daha öncesine, 15-16ncı ortaya çıkan Rönesans akımına bir düşünce yönteminden ziyade bir politik doktrindir ve buna bağlı olarak dine karşı aldığı tavır da bir siyasa polity olmaktan öteye geçmemektedir. Bir başka deyişle, dini inanışların belirli bir zümre tarafından “boş inançlar” olarak nitelendirilmesi sekülarizmin kendisinden bağımsız bir olgudur, olsa olsa “sekülerleştirme” secularization şeklinde kavramsallaştırılabilir. Canan’ın sekülarizme ilişkin bir başka vurgusu ise Pozitivizm üzerinden yürüyor. Ancak bahsettiği kavram daha genel bir mahiyette olup birkaç çeşidi bulunmaktadır. Onun yaptığı tanıma “kanıta dayalı bir dünya görüşü” en uygun düşen Pozitivizm türü Avusturya Okulu’nun öncülük ettiği Mantıksal Pozitivizm’dir. Mantıksal pozitivistlere göre; bir olguyu meydana getiren değişkenler arasındaki ilişkiler tümevarım yöntemi kullanılarak gözlemlerden hareketle kurulur ve bu yolla oluşturulan teorilerden hangisinin doğruluğu kanıtlanabiliyorsa doğrulanabilirlik ilkesi o teori doğru kabul edilir. Yine, mantıksal pozitivistlere göre metafizik önermeler geçersizdir, çünkü bu tür önermeler gözlenemezler. Ne var ki, Canan’ın iddia ettiği gibi Mantıksal Pozitivizm ve onun en önemli ilkesi olan doğrulanabilirlik, bugün batıda hüküm sürmesi şöyle dursun, 1940’lardan itibaren aldığı ciddi eleştiriler sonucu etkisini yitirmiş, yerini Rudolf Carnap ve Karl Popper’ın öncülüğünü ettiği “yanlışlanabilirlik” ilkesine bırakmıştır. Popper, The Logic of Scientific Discovery Bilimsel Keşfin Mantığı adlı kitabında Mantıksal Pozitivistlerin tümevarım ve doğrulanabilirlik savlarına karşı çıkmış, bunların yerine tümdengelim ve yanlışlanabilirliği önermiştir. Yanlışlanabilirlik ilkesine göre, bir önermenin bilimsel olmasının ölçüsü ampirik olarak yanlışlanabilir/test edilebilir olmasıdır. Dahası, Popper Mantıksal Pozitivistlerin aksine metafizik varsayımların bilimsel alan içinde olabileceği ve bunlar olmaksızın bilimsel keşiflerin yapılamayacağı kanaatindedir. İşte, Lakatos’un da değindiği üzere, bilimsel araştırmaların değişmez “esası, temeli, özü” bu metafizik inançlardır ve bilimsel sınama bu noktada geçerli değildir. Bu bağlamda, sözgelimi “Evren kendiliğinden oluşmuştur” önermesi ile “Evren akıllı bir tasarımcı tarafından tasarlanmıştır” önermesi aynı derecede metafiziktir ve Canan’ın yaptığı gibi birinci önermeyi “çürük ve temelsiz” olarak nitelemek için yeterli kanıt ve Pozitivizm kavramları üzerinden korkuluk hatasına strawman fallacy düşen Canan bununla da yetinmiyor ve şöyle diyor “…bu gün materyalist pozitivizmin iddia ettiği gibi “rastgele maddesel etkileşimler ve şanslı kazalar” neticesinde burada duruyorsak, evrende anlaşılabilir ve tutarlı bir mantık ve kurallar dizgesinin varlığı da anlamını yitirir”. Bu cümle, bana ilk kez ünlü Hristiyan apolojist William Lane Craig’den duyduğum ve Caner Taslaman’ın da ondan esinlenerek sık sık dile getirdiği “Tanrı yoksa objektif ahlak kurallarının da anlamı yoktur” şeklinde özetleyebileceğim önermesini hatırlatıyor. Oysa Canan “rastgele maddesel etkileşimlere ve şanslı kazalara” yol açan şeyin tasarımcısı olmayan bir evrenin kanunları olabileceği ihtimalini gözden kaçırıyor ve “bir şeyin insanlar için anlamlı olabilmesi için evrensel ölçekte anlamlı olması gerekir” şeklinde formüle edilebilecek bir ilke icat ediyor. Evrensel ölçekte anlamsız olabilecek mantıksal dizgelerin biz insanlar için pekala anlamlı olabileceğini unutuyor. Sözgelimi, Beethoven’ın evrenin uzak bir köşesindeki galaksinin bilmem neresindeki hayat olmayan bir gezegen için anlamsız olabilir, ancak onu dinleyen biz Dünyalılara anlam yukarıda alıntıladığım cümlelerinin hemen devamında bir başka çıkarım yapıyor ve diyor ki “…düşünme ve bilinç dediğimiz unsurları, amaçsız ve kaza eseri maddi etkileşimlerle açıkladığımızı sandığımızda, aslında kendi kendimizi inkar noktasına geldiğimizi fark edemiyoruz. Zira bizdeki bu bilinç, akıl yürütme ve düşünme yetisi, rastgele maddi etkileşimlerle açıklanamayacak bir şeydir”. Birinci cümlede yine “evrenin ve yaşamın mutlaka bir amacı ve anlamı vardır” ön kabulüne rastlıyoruz. Bu türden bir ön kabulün metafizik açıdan zıddıyla aynı değerde olduğuna yukarıda değinmiştim, bu nedenle gerekçelendirilmesindeki yetersizliklere girmeyeceğim. İkinci cümleden ise bilincin tesadüfi burada Canan’ın rastgelelikten ne anladığına da değinmek lazım. Kurduğu cümleden bilincin son haliyle sanki bir anda ve tesadüfen ortaya çıktığı anlaşılıyor maddi etkileşimlerle açıklanamayacağını kesinkes öğrenmiş ! oluyoruz. Oysa, salt biyokimyasal süreçlerle bilincin açıklamasını yapmaya çalışan birçok bilim insanı vardır ve dahası, onun bugün tam olarak açıklanamadığını kabul etsek bile, bu bilincin tesadüfi maddi etkileşimlerle hiçbir zaman açıklanamayacağı anlamına gelmez. Nihayet, Canan’ın “zor sorun” dediği felsefi problem de yanıtsız değildir ve oldukça tatmin edici cevapları da vardır. Örneğin, tanınmış felsefeci John Searle’ün bu konudaki ufuk açıcı düşüncelerini dinlemek isteyenler TED’de bilinç üzerine yaptığı konuşmayı iddia ettiği gibi “Bilimin kaynağının inanç olduğu” meselesine gelince, bu iddia kısmen doğrudur. Zira, onun bahsettiği dönemde bilim henüz modern yöntem ve araçlarından yoksundur, daha ziyade Kilise içinde icra edilmektedir çünkü toplumun okuma-yazma bilenlerinin çoğu buradan çıkmaktadır. Bu nedenle dönemin bilimle uğraşan kişilerinin çoğu da Kilise’nin din adamlarıdır ve bunlara doğa felsefecisi denmektedir. Dolayısıyla bu dönemde inancın bilime kaynaklık etmesi bilinçli bir seçim değil, olsa olsa bir zorunluluktur diyebiliriz. Dahası, bu doğa felsefecileri bilimi evrenin işleyişini açığa çıkarmaktan ziyade dini inançlarının bir doğrulayıcısı olarak kodlamakta ve onu bu amaca dönük olarak kullanmaktadırlar. İronik bir şekilde, Canan kendileri de Kilise’nin içinden çıkan Kopernik, Giordano Bruno, Galilei ve Darwin gibilerinin, yine bilimin kaynağı olduğunu iddia ettiği “inançtan” dolayı başlarına neler geldiğini ise söylememektedir. Canan’ın Einstein’ı da “Tanrı’nın evrendeki işleyiş kaidelerini” araştırmak için yola çıkanlar arasına dahil etmesi pek yerinde bir kategorizasyon gibi gözükmemektedir. Çünkü Einstein’ın Tanrı dediği şey Canan’ınkinden çok farklı bir içeriğe sahiptir ve daha çok Spinoza’nın Tanrı’sını çağrıştırmaktadır. Bunun en açık ifadesi, Einstein’ın Joseph Dispentiere isimli bir makine mühendisinin mektubuna yazdığı cevapta görülebilir. Bakın Einstein Dispentiere’e neler söylüyor“…Dini kabullerim hakkında okuduklarınız elbette bir yalandan ibaret, sistematik olarak tekrar ettirilen bir yalan bu. Kişisel bir Tanrı’ya inanmıyorum ve bunu asla saklamadım, hatta açıkça dile getirdim. İçimde dini olarak adlandırılabilecek bir şey varsa bu, bilimin açıklayabildiği haliyle evrenin yapısına karşı duyduğum sınırsız hayranlıktır.” Canan yazısının bir sonraki kısmında, seküler dünya görüşünün doğal inancının ateizm olduğunu iddia ediyor ve ateizmi ise “bir yaratıcının var olmadığı inancı” şeklinde tanımlıyor. Birincisi, daha önce de değindiğimiz üzere, sekülarizm bir dünya görüşü değil politik bir duruştur ve onun bir inanç sistemini içselleştirmesi zorunlu değildir. Öyle kabul etsek bile, bu inanç sistemini söz gelimi agnostisizmi yok sayarak sadece ateizm ile sınırlı tutmak için hiçbir geçerli neden yoktur. İkincisi, Canan’ın ateizm tanımı da sorunludur. Ona göre ateizm bir yaratıcının olmadığına iman etmektir. Oysa, Christopher Hitchens’ın deyimiyle, ateizm bir yaratıcının var olmadığına inanmak/var olduğuna inanmamak değil, teistik mono ya da poli Tanrı tasavvurlarına ilişkin iddiaların reddidir. İşte bu bağlamda inancın toptan reddi manasına gelen ateizmin de bir inanç olarak nitelendirilmesi ise ironidir, tepkisel indirgemeciliktir. Tüm görüşlerini paylaşmasak da, Dawkins’in bu konudaki benzetmeleri oldukça yerindedir eğer ateizm de bir inançsa kellik de bir saç rengidir; sağlıklı olmak da bir hastalıktır; körlük de bir göz rengidir yazısının devamında değindiği hususlardan bir diğeri ise “tasarım argümanı” ya da bir başka adıyla “teleolojik argüman”. Onun verdiği örnekten hareket edersek argüman şöyle işliyor bir sabah uyandığımızda bahçemizdeki bütün taşların toprağın üzerine adımız-soyadımızı yazacak şekilde dizildiğini görürsek, bunun akıllı bir varlığın yaptığını düşünürüz. Ve bunun kendi kendine oluştuğunu düşünmek ancak aptallık ya da kötü niyetliliktir. Ancak bahçedeki taşların tasarım ürünü olduğuna inanan bazıları ! DNA gibi mükemmel ! bir yapının ki bu yapı içindeki milyonlarca gen ihtiyaç duyduğumuz yaşamsal aminoasitleri Canan’a göre hatasız! bir şekilde birleştirerek protein sentezlemektedir bile kendi kendine ortaya çıktığını var ki, ilk bakışta doğruymuş gibi gözüken bu argümanın üzerinde biraz düşününce ciddi kusurlarının olduğu görülüyor. Birincisi, analoji biri organik DNA diğer inorganik bahçedeki taşlar olan iki farklı şey üzerine kuruluyor. Bu tür benzetmeler mantıkta zayıf analoji olarak adlandırılıyor ve safsata logical fallacy sınıfı içinde yer alıyor. İkincisi, bahse konu canlının/nesnenin karmaşıklığı ile onun mükemmelliği bu noktada, hatırlamak gerekir ki mükemmel kelimesi bir mukayese sıfatıdır ve mukayese yapabilmek için elimizde türdeş en az iki şey olması gerekir. Söz gelimi, elimizde DNA’yı mukayese edebileceğimiz başka bir organik materyal var mıdır ki ona mükemmel diyebilelim? şeymiş gibi sunuluyor. Bir başka deyişle, karmaşık olan ve işleyen her sistemin DNA örneğinde olduğu gibi hataları görmezden gelinerek akıllı bir tasarımcı tarafından tasarlandığı ima ediliyor. Çok daha önemlisi, bu tür sistemlerin tedrici olarak değil de bir anda ortaya çıkmış oldukları varsayılıyor. Oysa, Canan’ın da yer yer eleştirdiği Dawkins, Kör Saatçi adlı kitabında kompleks ve işler sistemlerin tesadüfi ve “kademeli” bir şekilde de ortaya çıkabileceğine dair makul örnekler veriyor. Aynı kitaptan uyarlanan bir belgesel de mevcut, dileyenler bu belgeseli izleyerek konu hakkında daha detaylı bilgi edinebilirler. Canan’ın yaklaşımına yöneltilebilecek üçüncü ve sonuncu eleştiri ise, bir sistemin tasarlanmış olup olmadığının belirlenmesinde hangi kıstasların uygulanacağı konusunda genel geçer yöntemlerin olmayışıdır. Bunun en belirgin örneğini Evrim Kuramı/Akıllı Tasarım ikileminde şunu da belirtmekte fayda var ki bu ikilem sadece kategoriktir, Akıllı Tasarım bu alanda çalışan bilim insanlarının büyük bir çoğunluğu tarafından ciddiye alınmamaktadır görmek mümkündür. Kuramın naturalist savunucuları, herhangi bir dış müdahale olmaksızın canlılığın çeşitli evrimsel mekanizmalar yoluyla basitten karmaşığa doğru evrildiğini iddia ederken, Canan’ın da aralarında bulunduğu Akıllı Tasarım kampındakiler bu evrimsel mekanizmaların kendiliğinden çalışmadıklarını, aksine akıllı bir Tasarımcı tarafından yönlendirildiğini savunuyorlar. Durum öyle karmaşık bir hal aldı ki, Fransisco Ayala gibi, Hıristiyan olmasına karşın Akıllı Tasarım’ın bir bilim olamayacağını savunan evrimsel biyologlar da var. Ünlü evrimsel biyolog Kenneth R. Miller da bunlardan biri ve Akıllı Tasarımın Çöküşü adlı ufuk açıcı sunumuna internet üzerinden erişilebilir. Değinilmesi gereken ilginç bir husus da, Canan’ın tam da bu noktada gerçeğin ölçüsü olarak objektif bilimin bilim insanının ne kadar objektif olduğu bir başka tartışmanın konusudur yerine “Tanrı vardır” diyen kendi “sağduyusunu” ikame etme çabasıdır. Aslında Canan burada, tam da ateist ve pozitivist muarızlarını kullandıkları için eleştirdiği tahkir edici dili örtük bir şekilde kullanarak, “Tanrı yoktur” diyen sağduyunun ancak modern seküler eğitimin bir ürünü olabileceğini iddia ediyor. Moderniteyi bu bağlamda eleştirmesiyle postmodernizme göz kırpıyor ve dünyayı “Tanrı vardır” diyenlerle “Tanrı yoktur” diyenler arasında polarize ederek sözgelimi “Tanrı olabilir de, olmayabilir de,bilmiyorum” diyenleri yok ateizm ve onun Richard Dawkins, Daniel Dennett gibi temsilcilerine de değinen Canan bu kişilerin dine ve inanca karşı savaş açtıklarından bahsediyor. Burada şunu belirtmeden geçemeyeceğim, insanlık tarihinden edindiğimiz acı tecrübeleri göz önünde bulundurduğumda keşke başka dinlere ve inançlara savaş açan herkes Dawkins ve Dennett’ın metodolojisini -yöntem olarak şiddet, araç olarak kılıç,silah,bomba içermeyen- benimseseydi demeden edemiyorum “İnanç insan aklının vardığı zorunlu bir sonuçtur” tespitini De Waal’i refere ederek güçlendiren ama bu sonuca nasıl ulaştığını açıklamayan Canan insan toplumlarında inancın yerine ikame edilecek hiçbir şey olmadığını söyleyerek aslında kendisiyle çelişiyor. Çünkü, hatırlanacağı üzere, ona göre ateizm de bir inançtı ve dine-inanca savaş açmış ateistlerin amacı da toplumları din/inançtan arındırarak ateizmi egemen kılmaktı. Böylesi bir hipotetik durumun gerçek olduğunu varsaydığımızda, teistik inanç ateistik bir inanç ile yer değiştirmiş olmuyor mu? Aslında Canan bu sorunun cevabını da kendisi veriyor ve inancı ortadan kaldırırsanız yerine insan yapısı yeni dinler koymak zorunda kalırsınız diyor. Bu görüşe katılmamak mümkün değil, zira dinler tarihi onun deyimiyle “ideolojiyle süslenmiş” ve birbirinin yerini alan insan yapısı en azından aşkın bir ilahi gücün ürünü olduğu kanıtlanamamış dinlerle yazısının “Çürük temellere inşa edilmiş kaleler” alt başlıklı kısmında Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısı isimli kitabına ve içindeki bazı iddialara yer veriyor. Dawkins’in kitaptaki temel argümanını şöyle özetliyor Evrenin var olmasının açıklaması ondan daha kompleks bir varlık olan Tanrı olamaz, bu açıklama nihai bir cevap değildir, çünkü yanıtlanması gereken daha karmaşık bir soruyu gündeme getirir. Bu durumda bir sonraki aşamada sorulması gereken soru şu olur Evreni Tanrı yarattıysa, Tanrı’yı kim yarattı? Canan bu soruyu “saçmalık olarak” niteliyor ve Tanrı’nın da yaratılmış olduğu varsayımına dayandığı ve Tanrı, tanımı gereği yaratılmamış olduğu için sorunun da anlamını yitirdiğini ileri sürüyor. Peki, meseleye farklı bir açıdan yaklaşarak Canan’ın çıkarsama yöntemini Evren için işletirsek ne olur? Bir başka deyişle “Evreni kim yarattı sorusu Evrenin yaratılmış olduğu varsayımına dayanır ve Evren yaratılmamış yoktan var edilmemiş olduğu için de bu soru bir mantık faciasıdır” demek felsefi tutarlılık açısından zıddıyla eşdeğerde midir? Evet, bence öyledir. Çünkü bugün itibariyle evrenin başlangıcına dair elimizde hiçbir kesin bilgi bulunmamaktadır, karanlıkta kalan bu noktayı açıklamak için öne sürülmüş birkaç modelden başka. Her ne kadar William Lane Craig ve Caner Taslaman gibi felsefeciler, Evrenin yoktan out of nothing var olduğuna/yaratıldığına ve bir “tekillikten” singularity genişlediğine dair iddialarını kanıtlamada buna Kelam Kozmolojik Argüman ya da Hudus Delili deniyor standart Büyük Patlama modelini kullansalar da, bu model onların iddialarını doğrulamaktan çok uzaktır. Kelam kozmolojik argüman kısaca şöyle özetlenebilirVar olmaya başlayan her şeyin bir nedeni vardırEvren sonradan var olmaya evrenin var olmaya başlamasının bir nedeni vardır ve bu neden de Tanrı’ edilirse argümanın en kilit öncülünün 2 numaralı öncül olduğu görülür ve argümanın savunucuları için en önemli nokta evrenin bir başlangıcının olduğunu ispat etmektir. Ne var ki, eldeki mevcut veriler bizi evrenin 10-43 saniye gibi erken bir dönemine götürmekte ve bu zamanın ötesine geçilememektedir. Evrenin başlangıç anına geçmemize engel olan bu noktaya da Planck duvarı denmektedir. Bu duvarın ötesine geçilemediği için, karanlıkta kalan başlangıç anını aydınlatmak maksadıyla çeşitli modeller öne sürülmüştür. Craig ve Taslaman’ın kullandığı ve Genel Görelilik’e dayanan standart model de bu modellerden diğer modeller şunlardır kuantum salınımları –ya da enflasyon- modeli ve kuantum çekim modeli sadece birisidir. Peki, bu modelin Kelam Kozmolojik Argümanın kullanımı açısından yetersizlikleri nelerdir? Birincisi, Craig’in kullandığı “tekillik” kavramının sorunlu olmasıdır. Ona göre tekillik maddenin kütlesinin sıfır ve yoğunluğunun sonsuz olduğu noktadır ve henüz Büyük Patlama gerçekleşmemiştir. Bu noktada söz konusu tekilliğin evrenin bir parçası olup olmadığı sorusu akla gelmektedir. Çünkü patlamadan önce bir tekilliğin var olması demek, evrenin yoktan var olmadığı anlamına gelir. Dahası, bu tekilliği Craig’in yaptığı gibi gerçekte olmayan bir idealleştirme olarak kabul etsek bile sorun ortadan kalkmamaktadır. Zira böyle bir nokta gerçekten yok ise o noktaya nasıl ulaşılacaktır? Bir başka sorun, Craig’in kullandığı standart modelin dayalı olduğu Genel Görelilik teorisinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, bu teori evrenin başlangıcında bütün kanunların işlemez olduğunu varsaydığı için evrenin başlangıcını açıklamada kullanılamaz. Ancak Craig’e göre Planck Duvarı’nda evrenin yaşı çok çok küçük olduğu için buradaki koşullar evrenin sıfır anı için de kabul edilebilir. Ne var ki, Craig’in kabul ettiği tekillik noktasında evrenin ısısı sonsuzdan 1032 ye düştüğü, yoğunluğu ise sıfırdan 10-35e çıktığı, bir başka deyişle mikro zaman aralıklarında makro değişimler yaşanabildiği için bu değerlerin göz ardı edilmesi oldukça problematiktir. Bu konuyla ilgili çok daha doyurucu ve detaylı bilgiye Rahim Acar tarafından kaleme alınan Büyük Patlama Teorisi Kelam Kozmoloji Argümanını Destekler mi? isimli makaleden argümanında eleştirilebilecek bir başka nokta da 1 numaralı öncüldür Var olmaya başlayan her şeyin bir nedeni vardır. Ancak Kuantum Teorisi sayesinde bugün biliyoruz ki atom altı evrende nedeni olmayan bir çok olay meydana gelmektedir. Craig bunu, “önceden belirlenmemiş de olsa atom-altı olayların da nedenleri vardır” söyleyerek savunur. Bu durumu “olasılıksal nedensellik” olarak kavramlaştıran Craig aslında bir anlamda 1 numaralı öncülündeki nedenin tesadüfi olabileceğini de kabul ediyor ve Stenger’ın deyimiyle “olasılıksal nedenselliğe izin vererek önceden belirlenmiş yaratılış için yaptığı savunmayı da yıkmış oluyor”. Bkz. Başarısız Hipotez Tanrı –Victor Bu konuya ilişkin bir başka yaklaşım da ünlü teorik fizikçi Lawrence Krauss tarafından öne sürülüyor. Hiç Yoktan Bir Evren adlı kitabında Krauss, “neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?” sorusunu soruyor ve hiçliğin varlıktan daha kararsız bir durum olduğunu, ve tam da bu nedenle varlığın ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu savlıyor. Kitabı okuyamayanlar için, özetini içeren bir Lawrence Krauss sunumu Youtube’da yazısının son bölümünde ise Müslümanların iğneyi kendilerine batırmasının zamanının geldiğini söylüyor ve bir özeleştiri yapıyor. Canan’a göre “ilme ve bilmeye en fazla vurgu yapan kutsal kitap Kuran’dır” hatta Canan bir TV programında, bilim insanı olmasının en önemli teşvik edicilerinden birinin Kuran olduğunu da dile getirmiştir , ancak bugün Müslümanlar kitabın bu vurgusunun gereklerini pek fazla yerine getirmemektedir. Peki gerçekten de Kuran ilim ve bilime ya da Canan’ın deyimiyle bilmeye en fazla vurgu yapan kutsal kitap mıdır? Eğer öyleyse, Kuran’ın ilim ve bilimden kastettiği nedir? Öncelikle, dünyada kutsal olduğuna inanılan onlarca kitap olduğu ve bunların hepsini okuyamadığım için Canan gibi peşinen Kuran’ın bilime en fazla vurgu yapan kitap olduğunu söyleyemeyeceğim. Dolayısıyla, Kuran’da ilim ve bilme faaliyetlerinin kapsamına ve kavramsal çerçevesine kısaca bir metin olan Kuran, doğası gereği, bilgiyi temelde Tanrısal bilgi bağlamında ele alır. Evrendeki tüm bilgiler Tanrı’ya bağlanır ve onun varlığının bir delili olarak sunulur. İnsansal bilgi bağlamında ise, yine Tanrısal bilginin iletilme araçları olarak gördüğü vahiy ve ilhama vurgu yapar. Kuran’a göre her iki türden bilgi de Tanrısal ve İnsansal bilgi peygamberler örneğin Bakara 120, 153 ve 145;Yunus 39; Meryem 43; Nisa 113; ; Enbiya 85; Yusuf 21; Maide 31; Alak 4 ve 5 ve seçilmiş kişiler örneğin Bakara 269; Kehf 65-66 vasıtasıyla topluma aktarılır. Her ne kadar Kuran’da insan fizyolojisini örneğin Tarık 59; Rum 8 ve dış dünyadaki varlık nesne ve olayları örneğin Mülk 3 ve 4; Yunus 101; Nuh 14 ve 16; Vakıa 68-73;Gaşiye 11-20 gözlemlemeye teşvik eden ayetler bulunsa da, bu ayetler bir bütün olarak ele alındıklarında insanları kendilerinden ayetlerden hareketle Tanrısal olana yönlendirmeyi amaçladığı görülmektedir. Bir başka deyişle, Kuran inananları bilimsel anlamdaki “nasıl/neden” sorularını sormaya değil, Tanrı’nın hikmetlerinin ve işaretlerinin bulunması anlamındaki “neden” sorusunu sormaya yöneltmektedir. Dahası, olaylara ve olgulara ilişkin “nasıl” sorusunun cevabı Kuran’da doğrudan Tanrısal tasarıma bağlanmakta ve ara basamaklara ilişkin yeni o dönemde bilinmeyen bilgiler verilmemektedir. Sonuç olarak, bilgiyi Tanrısal vahiy/ilhama ve Tanrısal yaratmaya indirgeyen Kuran’ın insanları evreni incelemeye ve bilime teşvik ettiği savı havada kalmaktadır. İslam “modernistlerinin” bugün yaptıkları gibi, anakronizme düşerek Kuran’dan “İslam bilimi teşvik eder” mesajı çıkarmak, ironik bir şekilde, Kuran’ın ancak “postmodern” bir okumasıyla Kuran’ın ilk muhatapları olan Arap toplumunun dil, biliş ve kültürünü göz ardı edip, ayetleri bağlamlarından ve anlamlarından kopararak ve onlara işine geldiği gibi anlam vererek mümkündür. Bu yaklaşım, bilimi dine endekslemesi, onu dinin otoritesine hapsetmesi yönüyle üzerinde ayrıca durulması gereken bir yaklaşımdır. Nitekim, Canan’ın “Bilim ne bulursa o Sünnetullah’tır” şeklindeki ifadesi de bu yaklaşımın başka bir şekilde dile getirilişidir. Kanımca bu yaklaşım, uzun ve zahmetli uğraşlar sonucu ortaya çıkarılan bilimsel birikimin din adına haksız bir şekilde gasp edilişidir. İslam-Bilim ilişkisi konusuna farklı bir perspektiften bakmak isteyenlere, bu kısmı yazarken de yararlandığım Postmodern Çağda İslam ve Bilim adlı eseri yazarı Hasan Aydın yazısını, “Kuran onun anlamına uygun yaşayan Müslümanlarla buluştuğu anda ateistlerin ellerinde hiçbir geçerli argüman kalmayacaktır” iddiasıyla bitiriyor. Aslında burada, ateistlerin ellerinde halihazırda geçerli argümanlarının olduğunu da zımnen kabul etmiş oluyor. O, Dawkins gibi ateistler “gerçek İslam’ı” bilmedikleri için Tanrı’ya ve dinlere savaş açmışlar, bilselerdi yapmazlardı diyor. Buna binaen, ben de yazımı şu iddia ile bitiriyorum Gerçek İslam denilen şey kavramsal çerçevesi iyi tanımlanmamış, sınırları belli olmayan, anlamı zaman-mekan-özneye göre değişen ve aslında “gerçek” olması şöyle dursun, tam aksine “sanal” ve ütopik bir kavramdır. Bugün onlarca “gerçek İslam” var ve hepsi de birbiriyle yarışıyor. Bilgiyi ve değerleri dine endeksledikçe ve din sosuna bulanmış bilgi/değerlerden hareketle “gerçek İslamlar’ı” yeniden-üretmeye devam ettikçe, içinde bulunduğumuz coğrafyada yaşanan sorunların altyapı kurumlarından kaynaklanan nedenlerini göz ardı ettikçe bu bağlamda din/inancın Neoliberalizmin meşrulaştırılmasında oynadığı rol gözden kaçırılmamalıdır. Zira, Neoliberalizm özetle ulus-devletin zayıflamasına ve etnik/dini kimliklerin öne çıkmasına yol açıyor. Pastadan pay alamayan etnik/dini motifli kitleler radikalleşiyor ve etnisite/din bu kitlelerin elinde araçsallaşıyor ülke/bölgece içinde bulunduğumuz toplumsal kargaşa devam edecek gibi DalkılıçE-Posta leventdalkilic ozymandiass10 Yaşam 2022 kısa, uzun, öz ve anlamlı güven ile ilgili sözler! Güven sözleri Güven sözleri, bir yandan kişilere tavsiye niteliğinde yer alırken, diğer yandan güveni boşa çıkanların da içinden geçenleri anlatmaya yarıyor. Sevgi kadar önemli olan güven duygusu ne yazık ki kayboldu mu bir daha geri gelmiyor. İşte, en güzel kısa, uzun, öz ve anlamlı güven ile ilgili sözler… 13 Ocak 2022 , Perşembe 1525 Son Güncellenme 1525 Güncelleme 1525 YAZI BOYUTU Kısa, uzun, öz ve anlamlı güven ile ilgili sözler, kişinin sadece sevdiklerine veya arkadaşlarına olan güveni konusunda değil aynı zamanda kendine duyduğu güven konusunda da derin anlamlar taşıyor. İşte, güven duymak kadar güven duyulmanın da öneminin altını çizen güven sözleri…GÜVEN SÖZLERİUnutma, her ten haz verebilir ama her omuz güven güvendim bugün beni sevgiden daha çok güvenirim çünkü; nefretin sahtesi parfümleri bir kenara bırakın, insan dediğin güven kokmalı."Hiç kimseye güvenmiyorum" diye bir şey yoktur, "Zamanında o'na güvendiğim için, artık kimseye güvenmiyorum" diye bir şey vardır. Dostluğu öldüren en tehlikeli silah, verip, güven aşılayıp da yarı yolda bıraktığın insanın gönül sadakasını iki dünyada da veremezsin. Hz. Muhammed başlayınca dostluk kaybolur. EpicureAkıldan sorular gitmeden, kalbe güven beğenince değil, güvenince aşık olur... Zamanla anlaşılan tek şey güvenmenin sevmekten daha önemli insanı bazen uçuruma düşünerek güven, düşünmeden güvenirsen sonuçları acı başladığı andan itibaren samimiyet olay yerini terk dediğin güven kokmalı, parfümü ben hallederim. Güvenilmek, sevilmekten her zaman için daha güzel insan, güven güvenen bir adamı avlamak ne kadar kolaydır. Francesco PatrarcuGüven duyduğunuz kim varsa onlara sarılın. Bu devirde güvenmek çok sarılmak gibi bir ihtiyaç bence. İnsan yalnız inanmak istediği şeylere inanır, çünkü bu doğasında güzel kadın güven veren kadındır. Yok, esmerdi, yok sarışındı, yok kumraldı. Güven varsa, gerisini kuaför bir şekilde sevmekten daha değerli, zamanla sevilmekten iyidir. George MacdonaldHayatınızda güvendiğiniz bir kişi olsun diğerleri olmasa da olur. Ağaca dayanma çürür, insana güvenme ölür. Türk AtasözüNe kendine ihanet et ne de güvenmediğin birisine ihanet tek kullanım olarak bilindiği bu çağda güvenin önemini insanlara güvenilir, çünkü değişmezler. W FaulknerErkek dediğin güven kokmalı, parfümü ben hallederim. Bir insana sarıldığınız zaman o insan güven kokuyorsa diğer her şey tolere affedecek kadar olgunum ama tekrar güvenecek kadar aptal kalplerimizi, karaktersiz insanlara bir erkekte aradığı en önemli özellik güvendir. Kadın güvenince aşık kendine ve sana ihanet etmeyecek birine güven. Bir kişi hakkında aklınızda herhangi bir soru yoksa o kişiye fazla güvenme demişlerdi, dinlemedik, üzülen taraf biz birbirine güvenmekten daha büyük bir nimet kendine güveni, büyük işlere girişmenin ilk şartıdır. Samuel JohnsonBir öleni geri getiremezsiniz, bir de kaybolan güveni. Ölenleri geri getiremediğimiz gibi, kaybolan güveni de asla geri kendine her konuda güveniyorsan, başına gelen her şeyden rahatlıkla kendini bir kalbi olan her insan her zaman çok güvenir, çok sever, çok acı bilinmez ama her zaman en güvenilen insanlar güvensizliği önce kendine güvenmen gereklidir, aksi takdirde hayal kırıklığına uğrarsın. Birbirine güvenmek mi? Sadece sevmek mi? Denilse güven her şeyin ötesine kimseye güvenmeyeceksin demek saçmalıktır inan. Ama kime "2 defa güveneceğini" hesaplamalı içine güvensizlik girdiği an eskisi gibi olma ihtimaliniz yok denecek kadar insana zorla sevdiremezsin kendini. Bana güven diyemezsin. O bunu hissetmiyorsa, tek bir söz söyleyebilirsin Sen parfümleri bir kenara bırakın, insan dediğin güven kokmalı. Politikacılar dünyanın her yerinde aynıdır, nehir olmayan bir yere köprü yapacaklarına söz olmak; Geniş omuzlara sahip olmak değil, önemli olan, kaç kadına o omuzlara yaslanacak kadar güven ruh gibidir... Çıktığı yere bir daha geri dönmez!Her zaman güvensizlik göstermek, her zaman güvenmek kadar büyük bir yanlışlıktır. GoetheEn sevdiğin insan bile arkandan vuruyorsa seni, demek ki dünyada babana bile güvenmemeli. 2022 KISA, UZUN, ÖZ VE ANLAMLI GÜVEN İLE İLGİLİ SÖZLERİnsanın kendine güveni, büyük işlere girişmenin ilk şartıdır. S?muel JohnsonGüvensizlik başlayınca dostluk kaybolur. EpicureKendine güven kazanmanın biricik yolu, başarısızlığa yer vermeyecek derecede bir şeye iyi hazırlanmaktır. Lockwood ThorpeEğer kendine her konuda güveniyorsan, başına gelen her şeyden rahatlıkla kendini yapabileceği en büyük fenalık, kendisine olan güvenini kaybetmesidir. Richard Benedici Kendine güven kazanmanın biricik yolu, başarısızlığa yer vermeyecek derecede bir şeye iyi hazırlanmaktır. Lockwood ThorpeGüveninizi boşa çıkaran herkesi sizde hayatınızdan çıkarın. Ancak bu şekilde mutlu devirde en çok Azrail’e güveneceksin en azından niyeti, sevilmekten iyidir. En güzel insan güven verendir. Bir insana zorla sevdiremezsin kendini. Bana güven diyemezsin. O bunu hissetmiyorsa, tek bir söz söyleyebilirsin Sen kalplerimizi, karaktersiz insanlara güvenirseniz aldatılırsınız, ama hiç güvenmezseniz hayatınız azapla geçer. Frank CraneKendine güvenen bir adamı avlamak ne kadar iki şeye güveniyorum. Biri aynaya baktığımda gördüğüme, diğeri yukarı baktığımda göremediğime. Kalbim sana bedenimden daha çok güveniyor zaman güvensizlik göstermek, her zaman güvenmek kadar büyük bir yanlışlıktır. GoetheGüven ruh gibidir, terk ettiği bedene asla geri güvenirseniz aldanırsınız, ama hiç güvenmezseniz hayatınız azapla duyduğunuz kim varsa onlara sarılın. Bu devirde güvenmek çok zor. Hayatta en çok kendinize güvenmeniz gerektiğini asla aklınızdan vefasızın tekine bugün över yarın tek başladığı andan itibaren samimiyet olay yerini terk dağlara karlar yağdığını fark ettiğiniz an o dağları terk edin. Terk etmezseniz en yakın sürede sizi daha fazla üzecek bir olay ile karşılaşmanız mümkündür. Yeneceklerine inananlar, yenerler. VergiliusGüvendiğiniz her insanı özenle seçin. Güvenilmek herkese zaman ki birine güvendik kolumuz, kanadımız, gönlümüz kırıldı!Güven, gözyaşı gibidir gözden düştü mü bir daha geri güvendiğiniz bir kişi olsun diğerleri olmasa da olur. İlgili Haber İlgili Haber İlgili Haber İlgili Haber İlgili Haber Haberler Güzel Sözler Güven Sözleri 2022 İnsanlara Ve Kendine Güvenmek İle İlgili En Güzel Özlü SözlerSosyal medyada da sıklıkla Güven Sözleri ile karşılaşırız. Sosyal medya hesaplarınızda İnsanlara ve Kendine Güvenmek İle İlgili En Güzel Özlü Sözler öğrenerek anlamlı paylaşımlarda bulunabilirsiniz. Sizlere paylaşabileceğiniz güven sözleri insanlara ve kendine güvenmek ile ilgili en güzel özlü sözleri derledik.• 28 Temmuz 2022 - 1227 • Son Güncelleme 28 Temmuz 2022 - 1227• 28 Temmuz 2022 - 1227 • Son Güncelleme 28 Temmuz 2022 - 12271Güven en önemli duygulardan birisi olmaktadır. Özellikle ikili ilişkilerde güven oldukça önemlidir. Güven tüm insani ilişkilerde gerek özel gerek iş fark etmeksizin olması gereken bir olgudur. Birçok kişi karşı karşıya kaldığı güvensizlik ile ilgili paylaşımlarda bulunmaktadır. Yaşanan bu güven eksikliği nedeniyle güven hakkında birçok özlü söz bulunmaktadır. Sizlere paylaşabileceğiniz en anlamlı Güven Sözleri arasından seçerek insanlara güvenmek kadar kendine güven duymak da başarılı olmanın ilk kurallarındandır. Güvenin olmadığı bir ilişki yıkılmaya mahkumdur. Kendine güven duymak da hayatta ve ilişkilerde başarıya ulaşmanın ilk kuralları arasındadır. Özellikle Kendine Güvenmek İle İlgili En Güzel Özlü Sözler sizi motive edecektir. Sizin için en güzel İnsanlara ve Kendine Güvenmek İle İlgili En Güzel Özlü Sözlerini güzel insan, güven verendir. 3Güven, her şeyin halledilmesini tek kullanımlıktır. 5Bir kimse senden emin değilse, sen de ondan emin olma. 6Akıldan sorular gitmeden, kalbe güven yerleşmez. 7Özgüven insanı bazen uçuruma itebilir. 8Hiçbir şey güvenden daha önemli sarılmak gibi bir ihtiyaç bence. 10Kadınlar beğenince değil, güvenince aşık olur… 1112Güvenilmek, sevilmekten iyidir. 13Güvenmek sevmekten daha değerli, zamanla anlarsın. 14Zamanla anlaşılan tek şey güvenmenin sevmekten daha önemli olduğudur. 15Güvenilmek, sevilmekten her zaman için daha iyidir. 16Ağaca dayanma çürür, insana güvenme ölür. 17Güven ruh gibidir, terkettiği bedene asla geri dönmez. 18Bir öleni geri getiremezsiniz, bir de kaybolan güveni. 19Kötü insanlara güvenilir, çünkü başladığı andan itibaren samimiyet olay yerini terk sevgiden daha çok güvenirim çünkü; nefretin sahtesi olmaz. 22Yalnızca kendine ve sana ihanet etmeyecek birine güven. 23Karşındakine düşünerek güven, düşünmeden güvenirsen sonuçları acı olur. 24Dünyada birbirine güvenmekten daha büyük bir nimet yok. 25Tutku, insanın kendine güvenmesinden güvenen herkes, dünyayı idare edebilir. 27Panzehire güvenilerek, zehir içilmez. 28Güven duygusu bir kere kaybedilir ve sonrası hep şüphedir. 29Güven inşa etmenin sevgiden daha öte olduğu bir dünya var. 30Güven, gözyaşı gibidir gözden düştü mü bir daha geri gelmez. 31Güvenmediğiniz hiç kimseye, ne kalbinizi ne de hayatınızı açın. 32Bu devirde en çok Azraile güveneceksin en azından niyeti, belli. 33Ne zaman ki birine güvendik kolumuz, kanadımız, gönlümüz kırıldı! 34Birlikte yola çıkmak için 3 şey Güven Sözleri gerekir. Yürek, güven ve güvendiğiniz bir kişi olsun diğerleri olmasa da olur. 36Pahalı parfümleri bir kenara bırakın, insan dediğin güven kokmalı. 37Kendine güvenen bir adamı avlamak ne kadar birine güvenirken iki kere düşünmem gerektiğini düşünüyorum. 39Güvendiğiniz her insanı özenle seçin. Güvenilmek herkese en güzel insanını göster deseler, güven veren insan Allah’a güven. Hiç beklemediğin anda çiçek açar umutlar. 42İnsan yalnız inanmak istediği şeylere inanır, çünkü bu doğasında tek kullanım olarak bilindiği bu çağda güvenin önemini gösterin. 44Bizi hiç aldatmadıkları için, tanımadıklarımıza güven eğilimi gösteririz. 45En güvendiğimiz insanlar öğretiyor bize kimseye güvenmememiz yalan söylediğine üzülmedim, bir daha sana güvenemeyeceğime üzüldüm. Önce güven daha sonrasında sevgi. 47Güvenmeden severseniz zarar görürsünüz. İşin içine bir kere güvensizlik girdi mi, hiç bir şey eskisi gibi en çok kendinize güvenmeniz gerektiğini asla aklınızdan çıkarmayın. 49Önce insanlara güvenmeyi öğrendim, sonra bunu bir daha yapmamam kendine güveni, büyük işlere girişmenin ilk şartıdır.

bu devirde para büyük ihtiyaç